Zeytin Dalı ve Biz

Ocak 2026. Dünyanın her yanında, Gaza’dan Minneapolis’e kadar, güç sahipleri anti-demokratik uygulamalarla masum insanları öldürürken, temel soruların en önemlisi şu olmalı: “BEN, kendi gündelik bakış açımda, aile, iş, ve sosyal hayatımda ne ölçüde demokratik bir zihne sahibim?” Bu sorgulamayı kendi özelimizde yapmamız, mega boyuttaki anti-demokratik uygulamalarla yakından ilişkili değil mi?

Sonuçta hayat dediğimiz şeyde yaşadıklarımız, kolektif bilince, yani her birimizin tek tek ürettiği bilincin ortak yansımasına dayanmıyor mu? Yani bir yerde farkında olmadan kollektife kattığımız anti-demokratik bir söz, bir bakış bize geri tepmeyecek mi bir noktada? Bu noktada bir Zen merkezi’nin yöneticisi öğretmen Roshi Joan Halifax’ın dünkü yazısını çevirip paylaşmak iyi olur.

Not: Aşağıdaki çeviride italik kısımlar: RJH, düz kısımlar: Türkçe çevirisini açmak için ek açıklama

Roshi Joan Halifax

Dünyamızdaki bu belirsizlik ve karışıklığa tanık olurken, 2 temel soruyla oturuyorum oturduğum yerde, eminim siz de öylesiniz:

Siyasi ve toplumsal huzursuzlukla ve  ekolojik kaosla adeta bir ölüm alanına dönüşen bu ortamda, bizim sergilediğimiz duruşun karakterimizle ne kadar  bağlantılı olduğunu gerçekten anlıyor muyuz? Tüm bu tehditler karşısında nasıl dik durabiliriz? Nasıl  etik ve içi-dışı-bir bütünlüğümüzü bozmadan cesurca tepkilerimizi ortaya koyabiliriz?

Daha ötesinde, şunu da sorabiliriz: İnsanlığımızı ne belirler? Çoğumuz acı, isyan ve öfke  içindeyken, sorulabilecek en hayati soru budur. Bozulmadan, kırılmadan kalabilen şey nedir? İnsanlığımızın indirgenemez (en temel) özü nedir?

Endişeler bizi paramparça ederken  ve bireysellik (dünyanın benim etrafımda döndüğü masalı)otoriterliğe zemin hazırlamışken, kendimizi dışladıklarımızla (kaçtıklarımızla) ya da korkularımızla değil de, “acı ve üzüntüleri cesaret ve şefkatle karşılayabilme gücümüzle” nasıl ölçebiliriz (belirleyebilirmiyiz) ?

(Bugüne kadar) Öğrendik ki: insanlığımızın ölçüsü yalnızlıkta değil, kurduğumuz ilişkilerde yatar. Dayatmada  değil, dayanışmada. Şiddette değil, barışta. Sahip olduklarımızda değil, onlara gösterdiğimiz özen ve ilgide. Görünür/görünmez her çeşit güçle parçalanan ahlaki ölçütlerin ve otoriterliğin, yönünü her yerde demokrasiye çevirdiğini ve demokrasinin bununla paramparça olduğunu görsek bile kendi demokratik bakış açımızı her şeye açık tutmamız lazım.

Birincisi: Zihni psiko-sosyal artıklardan elimizden geldiğince arındırmak ve açık yüreklilik/şefkat ekseninde kalabilmek

İkincisi: Ailevi ve sosyal aktarımla geçen  yanılsamalar (yanlış bilgiler) konusunda kendimizi eğitmek, mesela: kafamızı karıştırıp dikkatimizi dağıtabilen (nesilden nesile aile içinde farkında olmadan aktarılan) bilgi kirlilikleri. Bir de otorite aracılığıyla ve hızla yaygınlaştırılan kirli bilgi ve bunda kullanılan  psikolojik manipülasyonla kendinizden şüphe ettirme tekniği olan gish gallop yöntemi.  Ve bunların sonucunda da, yıkıcı bir aidiyetçilik duygusu inşa eden ve bulaşıcı olan öfke ve nefretin birleşiminden oluşan, ahlaki öfke.

Üçüncüsü: İçinde yaşadığımız çekirdek toplumda özen, vijdan, şefkat ve iletişime dayalı ilişkiler oluşturabilmek. Çünkü böyle zamanlarda dünyadaki çığlıkları duyabilecek berrak zekaya ve kalbe, hem bireysel hem birlikte cesurca hareket edebileceğimiz  çekirdek toplumlara, birbirimize ihtiyacımız var. Zaman çok önemli.

Dördüncüsü: İnsanlarla konuşmak, hayatın farklı çarklarından geçmiş insanlarla iletişim kurmak, insanlığımızı yeniden keşfetmek, ve aynı zamanda yazmak, oy kullanmak, organize olmak, organize olmak, ve organize olmak. Birşeyler yapmaktan çekinmemek.

Beşincisi: Herşeye ragmen, bu kırılgan dünyamızdaki güzellikleri farketmek ve her yanımızı çeviren  tehlikelerle uğraşırken kaynağımızın bu güzellikler olmasına izin vermek.  Eski bir Amerikan başkan adayı olan A. J. Muste’nin hikayesindeki gibi. Vietnam Savaşı boyunca, Muste her gece elinde bir mumla Beyaz Saray’ın önünde durmuş tek başına. Bir akşam bir gazeteci kendisiyle röportaj yapmaya gitmiş ve sormuş “Sayın Muste gerçektende her gece burada tek başınıza bir mumla durarak ülkeyi değiştireceğinizi düşünüyormusunuz?”.  Muste’nin yanıtı: “Yo hayır ben bunu ülkeyi değiştirmek için yapmıyorumki. Ülke beni değiştiremesin diye yapıyorum”.

Temel insani değerlerimizin düzleminde durmalıyız ve oradan ustalıkla, akıllıca ve cesurca hareket etmeliyiz. Kadın yazarlardan Terry Tempest Williams daha fazla bekleyecek anımız olmadığını yazar ve Fransız felsefeci ve antropolog Bruno Latour’dan alıntı yapar: “Her birimiz Kritik Alanda yaşıyoruz”. Evet çok doğru ve kritik zamanlar. Hareket etmeliyiz ve demokrasimizi açık tutmalıyız. Kendimizin  ve içinde bulunduğumuz çekirdek toplumumuzun böyle kritik zamanlarda birer ışık olması için kendimiz üzerinde çalışmalıyız (bu sorgulamaları yapmalıyız).